Balçiçek Pamir’i kutluyorum. Habertürk kanalında, Yargıtay Eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ile Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’ı biraraya, daha doğrusu karşı karşıya getiren çok iyi bir program yaptı.
Yıldıray Oğur’un deyişiyle, “eski Türkiye ile yeni Türkiye” karşılaşmış gibiydi. Osman Can aklı, demokrat duruşu, hukuk ve tarih bilgisi ile “yeni Türkiye”nin umut veren yüzüydü. Toplumun adalet duygusunu inciten 367 kararının mimarı, AKP’yi kapatma davasının ilham perisi Sabih Kanadoğlu ise, tam da Balyoz darbecilerinin özlediği türden bir “1923 zindeliği” içinde, Atatürk’e laf söyletmeyen, dünyanın ve Türkiye’nin değişim istikametinden hazzetmeyen, topluma güvenmeyen, eski bir kafa, eski bir yüz... Üstelik, Osman Can’ın fikirlerine, mantığı ve bilgisi ile karşı koyamadığı her an sanki biraz daha eskiyor, eskide kalmaya mahkûm olduğunu biraz daha kavrıyordu.
Programda, bu “eski-yeni” farkının en fazla belirginleştiği konulardan biri, 1960 darbesiydi. Kanadoğlu “Son derece özgürlükçü bir Anayasa yaptılar” ezberini tekrarlayıp “27 Mayıs cici darbeydi” demeye getirdi. Can, buna doğru bir analizle sağlam bir cevap verdi. 1961 Anayasası’nın bir “kara leke” olduğunu söyledi, nedenini mealen şöyle açıkladı:
“Bu Anayasa ile toplumsal irade hukuk düzenini belirleyici olmaktan çıkmış, yargı demokratik meşruiyet alanı dışına itilmiştir. Militarist irade, yargıya müdahale etmiş ve siyasi misyon yüklemiştir. 1961 Anayasası’nda bir dizi ‘özgürlükçü’ madde olsa da, yine bu Anayasa, toplumun bu özgürlükleri kullanmasını hayata geçirecek kurumları ortadan kaldırmış, işlemez bir parlamento yaratmıştır. Uygulanmasını imkânsız kıldıktan sonra istediğiniz kadar ‘özgürlükçü’ madde yazın, bir işe yaramaz.”
Osman Can, militarizmin “özgürlükçü” bir maskeyle ülkenin üzerine çökmesini tarif ederken esas itibariyle “söz” ile “edim” arasındaki uyumsuzluğu vurguluyordu. Bu vurgu, bugünlerde “zor durumda” olduğu konusunda Türkiye’de hemen herkesin hemfikir göründüğü Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un ikilemini düşündürdü bana.
Zira generalin “Türk Silahlı Kuvvetleri içinde demokrasi karşıtı personeli barındırmam” ve “seçimle gelen seçimle gider” gibi sözlerinin samimi olduğuna benim gibi inanmak isteyen herkes, ondan bunun gereğini yapmasını bekliyor. Ama Başbuğ şu ana dek kendisinden beklenenin tam tersini yaptı... Kendi karargâhında hazırlanmış İrticayla Mücadele Eylem Planı’na “kâğıt parçası”, iddianamesi yeni kabul edilen Kafes Eylem Planı’yla bağlantılı olarak Poyrazköy’e gömülen silahlara “boru” deyip işin içinden çıkabileceğini sandı; darbe günlerini çağrıştıran “beşi bir yerde” mizansenlerinden, parmağını sallayarak basını tehdit etmekten, firkateyne çıkıp yargıya müdahale anlamına gelecek açıklamalar yapmaktan medet umdu.
Son dönemde, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde birilerinin şer işlere karıştığına, darbe planları yaptığına, suç işlediğine ilişkin çıkan hemen bütün ihbar ve belgeler konusunda, gerçeğin aydınlanmasını kolaylaştırmayan, hatta zorlaştıran bir rol oynadı. Velhasıl, komutanın demokrasiye “asgari” düzeyde de olsa saygı duyduğunu ortaya koyan sözlerine uygun bir edimini pek göremedik.
Tabii, Başbuğ’dan önce hiçbir Genelkurmay Başkanı da, Türk Silahlı Kuvvetleri içinde yasal ve meşru olmayan işler yapıldığını gösteren bu kadar çok bilgi ve belgeyle yüzleşmek zorunda kalmamıştı. Bu yeni durum, demokratikleşmede ısrar eden yargı, siyaset ve medya mensuplarının, dokunulmazlık pelerinini ordunun omuzlarından çekip alma çabasının bir sonucudur. Bu çaba, Başbuğ gibi “demokrasiye saygı” sözleri eden bir Genelkurmay Başkanı’nı zorluyor. Hadi Uluengin’in dünkü Hürriyet’te çok güzel anlattığı gibi, Başbuğ’un “legalist” yani kanuniyetçi bir komutan olduğunun işaretleri geçmişte vardı; bugün de kendisini böyle görmek istediğini sanıyorum. Ama Başbuğ’un kimliğini bu “legalist” tavırdan ziyade, yine Uluengin’in deyişiyle, “kast ruhu” belirliyor.
Bu kast ruhu, bu “kol kırılır yen içinde kalır” anlayışı Başbuğ’un, başında olduğu kurumu “yasallık” sınırları içine çekmesini önlüyor; demokrasiye saygısını “asgari” düzeyde bile ortaya koymasını zorlaştırıyor.
Şimdi önünde bu zorluğu aşmaya başlamak için önemli bir fırsat var. Bu fırsatın adı, Balyoz... Başbuğ, Balyoz darbe planının ve onunla bağlantılı korkunç harekât emirlerinin hazırlandığı dönemde, Birinci Ordu’da neler yaşandığını aydınlığa çıkarmaya çalışmalı. Bu şer planları için “yalan” demek, “oyun” demek yerine, kurumunu bunların gölgesinden kurtarmayı denemeli. Ve bence, dönemin Birinci Ordu Komutanı Emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın açıklamalarına mutlaka kulak vermeli.
Zira Taraf’ın yayınladığı ses kayıtlarının yüzde yüz doğru olduğunu biraz gecikerek de olsa itiraf eden Doğan, “iç tehdit” odaklı bir çalışma yaptırdığını teyit etmekle Genelkurmay’ın Mart 2003’teki plan semineriyle ilgili resmî açıklamasını da yalanlamış oldu.
Eğer Çetin Doğan ve Balyoz planlarında “elektronik parmak izi” olan diğer asker kişiler sorgulanır, belgeler gerektiği gibi incelenirse gerçeğin ortaya çıkmaması için bir neden yok. Başbuğ bu kez gerçeğe engel olmamalı.