IMKB:60.737Dolar:1,5105YTLEuro:1,9755YTLAltın:378,72YTL
Ankara'da hava sıcaklığı 32°C
19:05 Tokat'ta sıcak temas-  18:50 Öğretmenlere kadro müjdesi-  18:38 Ve gidiyor!-  18:30 Obama'dan şaşırtan itiraf-  18:20 Kritik görüşme sona erdi -  18:06 Cepte iyi haber-  18:00 DP'de 'evet' istifası-  17:53 Batman’da sıcak çatışma -  17:51 FLAŞ! Ankara'da göçük-  17:45 Orduya güveniyor musun? ANKET-  17:44 İşte felaketin tarihi!-  17:40 Skandal Canlı Yayın Kazası!-  17:34 Baptista kararını açıkladı-  17:21 BDP'ye Barzani şoku-  17:03 Olay yaratacak PKK fetvası-  16:57 Erdoğan ve Büyükanıt'a suç duyurusu-  16:42 CHP peşini bırakmıyor-  16:32 Başbakanlık'ta sürpriz isim-  16:13 Kan donduran vahşet!-  16:06 Erbakan'a kötü haber-  
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Yasemin Çongar
Birer mahpushane olarak dil ve kimlik
20 Aralık 2009 Pazar 09:36

Bir kâğıt parçası... Ferdinand de Saussure’ün, doksan üç yıl önce yazdığı Cours de linguistique generale (Genel Dilbilim Kursları) kitabında, dil ile düşünce arasındaki ilişkiyi anlatmak için seçtiği metafordur bu. Dili bir kâğıt parçasına benzetir Saussure. Ön yüzü düşüncedir o kâğıdın, arka yüzü ses... Bir yüzünü kesmeden diğer yüzünü kesemezsiniz. Düşünceden sesi, sesten düşünceyi ayıramazsınız.

Amerika’nın önde gelen post-modernistlerinden Frederic Jameson, bu yıl otuz beş yaşına basan ve Rus biçimciliği ile yapısalcılık üzerine artık klasikleşmiş bir eleştiri muamelesi gören The Prison-House of Language (Dilin Mahpushanesi) kitabında, Saussure’ün metaforundan yola çıkar ve o kâğıt parçasının hangi yüzüne baktığımızın, bizi sadece apayrı birer felsefi yaklaşımla değil, aynı zamanda apayrı birer disiplinle başbaşa bırakacağını hatırlatır. “Anlam mı, dil mi”; Jameson’ın bu soruyla bize sunduğu iki seçenek arasında bir tercih yaptığımız anda, gönüllü mahpusluğumuz da başlar bir bakıma.

Bu tercih ve bu soru üzerine düşünmeyi seviyorum ben; dilin ve kimliğin özgürleştirici olduğu kadar, kısıtlayıcı da olduğunu hatırlamayı ve tercihlerden kaçabildiğim kadar kaçmayı seviyorum.


Bin yıllık metinleri okuyabilmek


Gelin görün ki, anadilde eğitim hakkı için yıllarca kanamış bir ülkede, herkesin anasından “Türk” doğmadığı gerçeğini anlayıp kabullenmenin dahi devrim mahiyeti kazandığı bir zihniyetin içine doğunca insan, dilin ve kimliğin tanınması, saygı görmesi, özgür ve eşit olması mücadelesi ister istemez mutlaklaşıyor. Böyle bir mücadelenin ortasında, dilin ve kimliğin birer mahpushane de sayılabileceği üzerine terennüm etmek zamansız, hatta izansız belki. Belki de...

Abdelfettah Kilito, belki de tam tersi olabileceğini düşündürdü bana. Faslı romancı ve estetikçi Kilito, gerek L’auteur et ses doubles (Yazar ve İkizleri) kitabı, gerekse Sorbonne ve Princeton gibi üniversitelerde verdiği dersler sayesinde Batı’da tanınan bir Arap entelektüeli.

Kilito’nun İngilizceye yeni çevrilen Thou Shalt Not Speak My Language (Dilimi Konuşmayacaksın) kitabı, Arap dünyası ile Batı, özelde de Arapça ile Batı dillerinin ilişkisi ya da ilişkisizliği üzerine bir anlatı. Ama bu küçücük kitabı, benim yaptığım gibi, düşünce ve ses, anlam ve dil, edebiyat ve çeviri arasındaki med-ceziri anlamaya çalışarak okumak da mümkün.

Modern dillerin çoğunun bugünkü haliyle yazılmasının geçmişi en fazla 600 yıllıkken, yazılı Arapça çok daha kadim ve daha az değişime uğramış bir dil. Bugünün Arap gençlerinin, örneğin Kur’an-ı Kerim’i okuyup anlayabilmek için özel bir eğitimden geçmesi gerekmiyor, Arapça 1400 yıllık yazılı macerasında cismini ve ruhunu büyük ölçüde koruyabilmiş zira. “İşte bu devamlılık,” diyor Kilito, “günümüz Arap edebiyatçıları için hem muazzam zenginlikte bir miras hem de omuzlanması pek de kolay olmayan bir yük.” Kilito’nun kitabında deştiği asıl zorluk ise Arapçanın kendi içinde değil, Arapça ile Batı dilleri arasında yaşanıyor.


Tercüme hesabıyla yazanlar


Birleşmiş Milletler’in 2002’de yayımladığı Arap Dünyasında Gelişmişlik Raporu, 11 Eylül sonrası siyasi tartışmalara bol malzeme vermiş, Arap ülkelerinin “düşünsel geri kalmışlığı” üzerine tezleri beslemişti. Bu tezlere ve onları çevreleyen tuzaklara mesafeli dursa da, söz konusu raporun temel bulgularından birini önemsiyor Kilito.

Rapora göre, diğer dillerden Arapçaya her yıl sadece 330 kitap tercüme ediliyor; 800’lü yılların başında yaşayan Halife Me’mun döneminden beri Arapçaya çevrilen toplam eser sayısı ise yüz bini aşmıyor. Kilito’ya göre, anlamak ve düşünmek için Arapçadan başka dili olmayanları yalnızlaştıran, yoksullaştıran bir durum bu.

Ama Faslı yazar aynanın öteki tarafına da geçiyor ve oradan gördüğü manzarayı biraz farklı yorumluyor. İş, Arapça eserlerin Batı dillerine tercümesine gelince, bir teslimiyet seziliyor Kilito’nun yazdıklarında ve giderek, tercüme etme uğraşına ve tercüme edilme hevesine karşı genel bir güvensizliğe dönüşüyor bu teslimiyet.

Nitekim, Basra doğumlu Arap yazar ve filozof El-Cahız’ın tercüme karşıtı görüşlerine geniş yer veriyor Kilito. Dokuzuncu yüzyılda yaşayan, Kitab el-Hayavan (Hayvanlar Kitabı) ve Kitab el-Buhala (Cimriler Kitabı) adlı iki klasik eseri olan El-Cahız’a göre, “felsefe evrensel ve her dilde paylaşılabilen bir şey.” “Buna karşın,” diyor El-Cahız, “edebiyatı tercüme edemezsiniz. Özellikle şiir, doğduğu dile mahkumdur. Onu yabancı bir dilin paralel evreninde var edemezsiniz. Tercümenin yabancılaştırmasına direnir şiir; kendini vermez.

Kilito, Thou Shalt Not Speak My Language’de El-Cahız’a hak verirken, iğnesini Arap nesir ve şiirini hakkıyla tercüme edemeyen Batılılara, çuvaldızını ise çağdaş Arap edebiyatçılarına batırıyor: “Kötü tercümeler sayesinde birçok yerinden kırılmış, yağmalanmış, Batı’nın işgaline uğramış bir dil Arapça. Modern çağda bizim yaşadığımız temel değişim ise, okuma ve yazma meşgalesinin artık hep potansiyel tercümeleri akılda tutarak, başka edebiyatlara transfer edilmeyi hesaplayarak yapılmasıdır... Bugün bir Arap şairini ya da romancısını onunla Avrupalı akranları arasında bir bağ kurmadan okuyabilenimiz var mı? Biz Araplar, çok özel bir okuma yöntemi geliştirdik: Arapça bir metni, Avrupa dillerine nasıl uyarlayacağımızı düşünerek okuyoruz.

Tabii, Kilito’ya göre çok daha vahim olan şey, bugünün Arap şair ve romancılarının, her an “bunun İngilizcesi nasıl olur” hesabını yaparak yazmaları. Benim bazı Türk yazarlarını da esir aldığına inandığım bu ruh halinin, Arap edebiyatını giderek çölleştirmesinden korkuyor Kilito ve “Arapça bir eseri ancak Batılı bir eserin akranı olarak görebildikleri zaman önemseyen” eleştirmenlere veryansın ediyor.

Thou Shalt Not Speak My Language
’ı okurken kendimi çıkmaz bir sokakta buldum ben. Arap (ya da Türk) bir yazarın “tercümeye uygun” yazmasıyla gelen yavanlaşmayı, “tercümeye uygun” yazmadığı için kendi dilinin dışında okunamayan ya da beğenilmeyen yazarların yalnızlaşmasıyla içiçe hissettim. Ve doğrusu bu mahpusluk hali, biraz bunalttı beni... Sihirli lambamdan bir cin çıkarsa eğer, ondan “dünyanın bütün dillerinde okuyup yazarak özgürleşmeyi” dilemeye karar verdim. Arapça “tercüme” kelimesiyle, “taşlamak” anlamına gelen ve bugün hâlâ uygulanan o korkunç infaz yöntemini anlatan “recm” kelimesinin aynı kökten geldiğini El-Cahız’dan öğrenmiş olmam da bu kararımı kolaylaştırdı.


Hamiş: Prag’ı sarsan skandal


Ama sizden tebessümkâr ayrılmak istiyorum... Bunun için de, son haftalarda Çek Cumhuriyeti’ni sarsan edebiyat skandalıyla bağlayacağım bu yazıyı.

Skandalın merkezindeki kitap Blej kun zlutej drak (Beyaz At, Altın Ejderha) adını ve Pham Thi Lan imzasını taşıyor.

Lan, 1990’da doğmuş Vietnam kökenli bir Çek vatandaşı ve Çek Cumhuriyeti’nde Vietnamlı olmayı anlatan bu ilk romanıyla, ülkenin en büyük edebiyat ödülünü kazandı. Böylece, on dokuz yaşındaki Lam sadece Prag’da değil, Hanoi’de de yıldızlaştı; romanı çok satıyor, yayınevi kitabın Vietnamcaya ve diğer dillere çevrilmesi için sözleşmeler imzalıyordu. Her şey harikaydı, velhasıl... Derken, Pham Thi Lan diye birinin olmadığı anlaşıldı.

Kitabı, Vietnam kökenli bir genç kadın değil, Jan Çempirek adlı Çek romancı yazmıştı. Ve eğer Prag’da yayımlanan Pravo gazetesinin edebiyat eleştirmeni, romanın mükemmel dilinden, Çempirek’inkini andıran üslubundan kuşkulanıp, ödül törenine katılmayan Pham Thi Lan’ın peşine düşmese, genç kadının biyografisinin gerçeklerle uyuşmadığını, fotoğraflarınınsa bu iş için kiralanmış bir mankene ait olduğunu keşfetmese, belki de ebediyen sır olarak kalacaktı bu oyun.

Zira Çempirek, Çek toplumunda sayıları yetmiş bine varan Vietnamlı göçmenlerin hayatını, o göçmenlerin de teslim ettiği bir sahicilikle anlatmış, “Çek” kimliğini üzerinden çıkarıp “Vietnam göçmeni” kisvesine girmiş ve gerçek bir Vietnam göçmeni gibi hissedip yazmayı başarmıştı.

Oynadığı oyunun anlaşılmasından sonra, Çempirek’in söyledikleri doğruydu belki de:

Kimliklerimizin mahpusu olmak zorunda değiliz hiçbirimiz. Edebiyat bizi özgürleştirebilir. Yazarak bin bir kimliğe bürünebilir, bin bir oyun oynayabiliriz.

Bu yazı toplam 323 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
ÇOK OKUNANLAR