Görsel Tasarım: Capitol Medya - Yazılım: CM Bilişim
![]() Yasemin Çongar
|
Edebiyat âleminde iman ve sevgi, bildiğimiz dünyadakinin tersine işler. Zira bu âlemde fâni olan tanrılardır. Tanrıların “ol” dedikleri ise ebediyete uzanır.
Edebiyatta, yaradanı yaradılandan ötürü severiz... Karakterler ve onların, adına “hikâye” dediğimiz kaderleri ne denli derinlerimize dokunursa, karakterlerin kaderine karar veren yazara o kadar yakın hissederiz kendimizi.
Ve bir yazar, öyle iyi bir hikâye anlatır ki bazen, yazarını hiç tanımayanlar bile, bilir o hikâyeyi.
O. Henry’yi hiç okumasanız da Noel Hediyesi (Gift of the Magi)’nin sürprizli sonuna aşina olabilirsiniz... Eleanor Hodgman Porter adı yabancınızdır, onun yarattığı Pollyanna ise çok yakınınız...
Karakterinin gölgesinde kalmanın bir yazarı mutsuz edeceğini sanmıyorum; aksine muazzam bir iltifat olmalı bu. Yine de bu “yaradılana kapılıp yaradanı gözden kaçırma” hali beni biraz üzer.
Anna Karenina’nın iç fırtınalarını Tolstoy’unkinden ya da Lord Jim’in gel-gitlerini Conrad’inkinden daha iyi bilmek mesela, ya da Cervantes’i Don Quijote’den ötürü çok severken aslında çok az tanımak, Oblomovluk nedir pekala kavramışken Gonçarovluğun ne olduğu hakkında bir fikir sahibi olmamak tuhafıma gider... Bu tuhaflık, sadece doyurulmamış bir merakın müzmin ürpertisiyle değil, kadirbilmezliğin vicdani sızısıyla da huzurumu kaçırır. Yazarların hatıratını, mektuplarını, hayat hikâyelerini okumayı, bu huzursuzluk yüzünden severim.
Yaradılandan biraz olsun uzaklaşıp yaradanla hemhal olmanın bir yoludur yazar biyografileri... Ama bazen de, kocaman bir hayal kırıklığıdır.
Bazen, bir yazarın biyografisini okurken, yazdıklarının onu, yaşadıklarından daha iyi anlattığı duygusuna kapılırım ve nedense, her seferinde şaşırırım buna. Sanki yazar, yazdığı aşklara, yaşadığı aşklara verdiğinden daha fazla vermiştir kendisini, yaşarken herkesten gizlediği zaaflarını yazarken açık etmiştir; hayatında saklanırken, kitabında sobelenmiştir.
Geçenlerde bir yazar biyografisinin kapağını, tam da bu hislerle kapattım. Daha ziyade piyesleriyle tanınan 57 yaşındaki Amerikalı yazar Joan Schenkar’ın kaleme aldığı bir biyografiydi bu; kahramanı ya da daha doğru deyişle, “anti-kahramanı” ise Patricia Highsmith.
Hayranlıkla değil şefkatle...
Amerika’da ekimde piyasaya çıkan kitabın uzun bir adı var: The Talented Miss Highsmith: The Secret Life and Serious Art of Patricia Highsmith (Becerikli Bayan Highsmith: Patricia Highsmith’in Gizli Hayatı ve Ciddi Sanatı).
Joan Schenkar, yerinde bir tercihle, kronolojik bir biyografi yazmak yerine, takvime değil tutkulara göre kurmuş kitabının akışını... Arzularının, zaaflarının, sırlarının içinden, bütün bunlara denk düşen tematik dilimlere ayırarak anlatmış Patricia Highsmith’in hayatını. Mesafeli bir biyografi yazarı gibi “gerçekleri, sadece gerçekleri” sunmakla yetinmemiş okura, kahramanı ya da “anti-kahramanı” Highsmith olan dört başı mamur bir hikâye anlatmış.
Üstelik birçok biyografi yazarının aksine, hayranlıkla değil, şefkatle yapmış bunu. Ve çok da iyi bir hikâye çıkarmış ortaya.
Yine de, Schenkar’ın kitabının başlığı bile başlı başına bir itiraf bence... Amerika’nın yetiştirip Avrupa’ya kaptırdığı, 1921’den 1995’e uzanan hayatına yirmi dört roman ve yedi hikâye kitabı sığdırmış bu olağanüstü yazarı, yaşadıklarından ziyade yazdıklarında, en çok da Tom Ripley karakterinde hissedebileceğimizin itirafı bu.
Öte yandan, The Talented Mr. Ripley (Becerikli Bay Ripley) romanının önündeki bu reverans, Schenkar’ın biyografisinin zaafından ziyade kuvvetine işaret bence.
Zira Patricia Highsmith’i Schenkar’ın kaleminden okudukça daha iyi anladım ki, bu kedi bakışlı kadın, pekala, Flaubert misali çıkıp “Monsieur Ripley, c’est moi” diyebilirmiş zamanında... Böylece, yazarından bile ünlü bir kahraman olan Tom Ripley’nin “İsmim beni temsil etmiyor” sözünü hatırlayan okurların kafasındaki “Bay Ripley kim” sorusu “Bayan Highsmith kim” sorusuyla çiftleşebilir ve iki ayrı yüzeyin aslında tek bir yüzey olabileceğini akıllarımıza sokan Mobius şeridi benzeri bir mucizeyi kabullenmemize yarayabilirmiş.
Öyle ya, hobisi insanları ezberlemek olan, kendisinden sıkıldığında benliğine taşınacağı birisini arayan, bulduğunda da onu öldürüp yerine geçen, “onun gibi” olan, “o” olan bir adamı yaratan kadın, ne kadar o adam ve ne kadar o adamın öldürüp yerine geçtiği adamdı sizce?
Patricia Highsmith, Tom Ripley olarak mı daha huzurluydu yoksa onun yeniden var etmek için yok ettiği Dickie Greenleaf olarak mı? Her iki adamı da yaratan kadın kimdi aslında; kendi bedeninde, kendi ruhunda, kendi isminde ne kadar evinde hissediyordu kendisini? Ne kadar sıkılıyordu benliğinden ve sıkıldığında kimlere, nasıl taşınabiliyordu?
Erkekler tuvaletine buyurun...
Kitabında, bütün bu soruları deşiyor ve mutlak karşılıklar yerine ihtimallerle cevaplıyor Schenkar.
İhtimallere ulaşmak için de çok kapsamlı bir çalışma yapmış...
Highsmith’in Amerika’dan kopup gönüllü bir sürgün hayatı yaşadığı Locarno’daki arşivlere girmiş. Sevgilileri başta olmak üzere, yazarın bedenine ve ruhuna dokunmuş ya da en azından dokunmayı denemiş birçok kadın ve erkekle konuşmuş. En önemlisi de, Highsmith’in “cahiers” adını verdiği hepsi birbirine benzeyen 38 defter dolusu notları (“huzurlu kişisel boşalmalar”) ile günlük tutarcasına başka defterlere yazdıklarını (“bilmediğim bir dilde yaptığım egzersizler”) hatmetmiş.
Sonuçta, edebi katkısı, genellikle sıkıcı ve sığlaştırıcı bir adla “psikolojik polisiye” diye tanımlanan bir genre ile sınırlanmak istenen oysa bence insan ruhunun iflah olmazlığını, pek az ustanın başarabildiği bir basitlikle anlatabilen bir yazarın mahremine biraz olsun girebilmiş.
O gizli hayatta, “beni en çok ilgilendiren şey, bana rehberlik eden karanlığım” dediği “sapkınlık” haliyle yarı-barışık bir kadın ya da belki bir “yarı-kadın” çıkıyor karşınıza.
Yaşadığı ve bir kısmını romanlarına da yansıttığı lezbiyen aşklarının çetelesini tutan, sevgililerinin grafiklerini çizen, özelliklerini tablolar halinde karşılaştıran bir “sapkın” o.
Bir kadının bedeninde olmak değil ama “tanımlanmış” bir bedende olmak rahatsız ediyor onu. Bir yandan, başkalarının ona “erkek” gibi bakmasını seviyor; öte yandan, bunun bir “adı” olmasından çok sıkılıyor.
“Fransız garsonların cinsiyet kodlarını okumakta insanı rahatsız edecek derecede usta olduğu Paris lokantalarında,” diye yazıyor Schenkar, “Pat’e bazen, erkekler tuvaletini gösteriyorlardı. Pat ise, onu kadınlar tuvaletinin kapısından geri çeviren garsonların, ayaklarının büyüklüğüne, kalçalarının düzlüğüne bakarak böyle yaptığını düşünüyordu. Bir şey düşünmek zorundaydı.”
Güzel Gölge güzel değilmiş...
Schenkar’ın kitabı, bildiğim ilk Patricia Highsmith biyografisi değil. Andrew Wilson’ın orijinali 2003’te yayımlanan ve geçen yıl Ebru Kılıç’ın çevirisiyle Everest Yayınları’ndan çıkan Güzel Gölge’sinin birçok bölümünü de okumuştum. Ama Becerikli Bayan Highsmith’de Schenkar’ın anlattığı hikâyeyi daha fazla sevdim.
Kimbilir belki de, Wilson’ın, Patricia Highsmith’in genre dışı kitaplarını birer edebiyat şaheseri olarak yüceltip Camus ve Dostoyevski’nin eserleriyle kıyaslarken “psikolojik polisiye”lerini küçümsemesini yadırgadığım içindir. Tabii, Highsmith’in ilerleyen yaşlarında “münzevi bir alkolik” olarak yaşadığını anlatırken, Wilson’ın yazardan ve sapkınlıklarından adeta irkilen kalemi de beni irkiltmiş olabilir.
Schenkar öyle yapmıyor... Hayatı ve hikâyeleri için hep aynı kör kuyudan su çeken ve ancak içinde yaşamayı seçtiği koyu karanlık sayesinde yolunu bulabildiğini söyleyen bu kadını hiç yargılamıyor. Şefkatle, anlamaya çalışarak, insanlığa ait hiçbir şeyin yabancımız olmadığını hatırlatarak anlatıyor Patricia Highsmith’i... Ya da Pat’i ya da Tom’u ya da Dickie’yi ya da...
Görsel Tasarım: Capitol Medya - Yazılım: CM Bilişim







