Anayasa Mahkemesi, referanduma gidecek paketin iptal başvurusunu kabul ederek, beklendiği gibi pandoranın kutusunu açtı.
Oysa hukuk uzmanları Anayasa Mahkemesi'nin yasalaşma süreci tamamlanmadan değerlendirme yapmasının hata olacağını ısrarla vurguladı. Eski Cumhurbaşkanı ve Anayasa Başkanı Ahmet Necdet Sezer, eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk de bu yönde düşünce beyan eden isimler arasındaydı.
Daha ilginci hem başvuruyu yapan CHP hem de Anayasa Başkanvekili Osman Paksüt, çok değil 3 yıl önce bir başka iptal başvurusu için kararın referandumla karar yasalaştıktan sonra alınabileceğini bizzat kendileri kayıt altına almışlar.
Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi'nin tavrındaki bu değişiklik, ister istemez alınan kararı tartışmalı hale getiriyor.
En üst yargı mercii olduğu halde, kurum kamu vicdanında kabul görmeyen kararlarıyla itibarını zedeliyor.
Yargının bağımsızlığı olduğu gibi, yasamanın ve yürütmenin de bağımsızlığı var.
Aralarında kontrol ve denge mekanizması, birbirlerini işlevsiz hale getirmeye yönelik kullanılamaz.
Nasıl yargıya müdahale sistemi işlemez hale getirirse, yargının idareye ve yasamaya müdahalesi de sistemi tamamen tıkar.
Bugün maalesef böyle bir durumla karşı karşıyayız.
***
Hepsi bu da değil.
Anayasa Mahkemesi, her ne kadar iptal başvurusunu "şekil" yönünde incelemeyi kabul ettiyse de, şekilden "esasa" yöneleceği ve bazı maddeler için "yürütmeyi durdurma" kararı vereceği ifade ediliyor.
CHP iptal başvurusu yaptığında Genel Başkan koltuğunda bulunan Deniz Baykal, daha bu yönde hiç adım atılmamışken, 14 Mayıs'ta Milliyet'ten Fikret Bila'ya şu dikkat çekici beyanatı verdi:
"Tabii biz yürütmeyi durdurma talebinde de bulunuyoruz. Önce bu talebi karara bağlayacak. Eğer yürütmeyi durdurma yönünde karar alırsa, bu süreci etkiler. Örneğin tartışmalı iki maddenin (Anayasa Mahkemesi ve HSYK maddeleri) yürürlüğünü durdurursa, o zaman diğer maddeler için 12 Eylül'de anlamsız bir referandum yapılacak, o kadar masraf boşuna edilmiş olacak..."
Gelişmeler Baykal'ın öngördüğü seyirde ilerliyor.
Bu da ister istemez tartışmanın boyutlarının değişmesine neden oluyor.
Hukukçular bu durumu "Tuz kokarsa..." yaklaşımı ile açıklıyor.
Yani, Anayasa Mahkemesi kendisi bizzat Anayasa'yı ihlal ediyorsa ne yapılmalı?
Anayasa Mahkemesi raportörü Osman Can, Taraf'tan Yıldıray Oğur'a dün ilginç açıklamalarda bulundu.
"138'inci madde mahkemelerin Anayasa'ya uygun karar vermelerini zorunlu kılar. 148'inci madde de açık, Anayasa değişiklikleri sadece şekil yönünden incelenir... Şekil örtüsü altında esasa girilirse, Anayasa Mahkemesi mahkeme olmaktan çıkar..."
Can, bu durumda Meclis'in direnmesini, kararın yok sayılarak yürütmesi durdurulan maddelerin paketten çıkarılmadan halka götürülmesini savunuyor.
367 ve başörtüsü kararlarıyla kamu vicdanında yaralanan Anayasa Mahkemesi yeni bir siyasi kararla ülkenin böyle bir krize girmesine neden olur mu?
Referandumla değiştirilmesi istenen darbe anayasasının ülkeyi soktuğu demokrasi ve hukuk çıkmazı bu...
Paketin içerisinde yer alan yargı reformu maddelerinin ne kadar çok yerinde ve büyük ihtiyaç olduğunu gösteriyor.
"Tuz kokarsa..." tartışmasını HSYK'nın krize dönen toplantıları, kararları ve atamaları ile son dönemde patlak veren "yargı çetesi" üzerinden de ele almak lazım.
"Yok" yere kriz çıkarmanın Türkiye'ye faydası yok. Bırakın kararı halk versin