Yıllarca önceydi.
12 Eylül darbesi gerçekleştirilmişti. İlk anda nasıl değerlendireceğimizi bilememiştik. Anarşi ve terör canımıza yetmişti. Hiç huzurumuz kalmamıştı.
O zamanlar Laleli'de oturuyordum. Okulla ev arasında kaldırımlar paylaşılmıştı. Yanlış kaldırımdan gitmenin çok ağır maliyetleri olabilirdi. Dikkatli ve ürkektik.
Sonra bir gece; daha doğrusu sabaha karşı o zamanlar arkadaşlarımın ve öğrencilerimin çalıştığı Türk Haberler Ajansı'ndan, nöbetçi muhabirlerden biri aradı. "Hocam bir şeyler oluyor galiba ordu müdahale etmiş" dedi. Daha fazla bilgisi yoktu.
"Acaba işin arkasında kimler var" sorumu da yanıtsız bıraktı. Endişem "Türkeşçi" bir cuntanın gelebilmesi idi.
Sabah erken saatlerde Kenan Evren'in konuşmasıyla işin rengi belli oldu. TSK "emir kumanda zinciri içinde" yönetime el koymuştu.
Ve bunu duyunca ilk aşamada; "rahat bir nefes almadım" desem yalan söylemiş olurum. Daha sonra başımıza neler gelebileceğini tahmin etmekle birlikte; yaşadıklarımızı yaşayacağımızı asla tahmin edemezdim.
x x x
O zamanlar; açılımı "Tüm Öğretim Üyeleri Derneği" olan (TÜMÖD) bir örgütümüz vardı. Üye sayısı fazla değildi ama; pekala "dayanışmacı" bir örgüttü ve özellikle toplumsal bilimler alanındaki genç akademisyenlerden epeycesini bünyesine toplamıştı.
12 Eylül'ün neler getirebileceğinin değerlendirilmesi ve nasıl bir tutum takınmamız gerektiğini tartışmak üzere bir grup TÜMÖD üyesi arkadaş, bir arkadaşımızın evinde bir akşam toplandık. Herkes tek tek düşüncesini dile getiriyor ve değerlendirmesini yapıyordu. Çok değerli bir meslektaşımız söz sırası kendine gelince; dudaklarımı çatlatan bir analiz yaptı. "Arkadaşlar" dedi. "İlk yapmamız gereken şey hakkımızdaki tepkiyi kanalize etmenin yollarını aramak olmalı..."
"Acaba şaka mı yapıyor" diye düşündüm. Zira sokaklarda saptadığım kadarıyla kimsenin tepkisi falan yoktu. Hatta insanlar terör ve anarşinin bir anda sona ermesinden (artık nasıl sona erdiyse) mutlu ve huzurlu gibi görünüyorlardı.
Ben böyle hayretler içinde kalmıştım ama daha sonra söz alan meslektaşlarım analizlerini bu düşünce üzerinden yapmaya başlamışlardı. Zira kendi alanlarında gerçekten çok değerli olan bu arkadaşlarımın önemli bir bölümü benim dolaştığım sokaklarda dolaşmıyorlardı. Kitaplardan edinilen bilgiler de bazı şeyleri açıklama konusunda yetersiz kalıyordu.
"Bir dakika" diye araya girdim. "Halkın tepkisini nereden çıkartıyorsunuz? Halk durumdan memnun görünüyor. Yapmamız gereken şey; gerçekleşen darbenin uzun dönemde neler getirebileceğini anlatmak olmalı." Ve gerçekten daha sonra tartışmalar bu alana dönüştü. Eğer ilk söylenen çerçevesinde kalınsaydı; asla doğru analizler yapılması mümkün olmayacaktı.
Gerçekten doğru olmayan bir noktadan hareket edildiği zaman doğru analizler yapılması mümkün olmuyor.
x x x
Toplumumuzda kimi kesimler; "İslamiyet" ve "İslam şeriatı" konularında yanlış başlangıç noktalarından hareket ediyorlar. İslami duyarlılıkları olan insanları "İslam şeriatçısı" ya da en azından "İslamcı" olarak görüyorlar.
Ve böyle bir düşünceden yola çıkıldığı zaman; ister istemez bir "müdafaa mekanizmasını" harekete geçiriyorlar. İşin kötüsü bu türden davranışlara girişenlerin önemli bir bölümü bu düşünce (ya da inançlarında) samimiler. Elbette bu türden yaklaşımları "siyaseten" kullanmak isteyenler de var ama böyle bir amaçları olmaksızın tepki duyanlar da az değil.
X x x
Toplumumuzun bir kesiminde böyle yanlış bir başlangıç noktası varken; bir başka kesimde de tam tersi bir yanlışlık yaşanıyor. Bu kesimde yer alanlar; kendini "Atatürkçü" olarak tanımlayan herkesi "dini duyarlılıktan yoksun" insanlar olarak görüyorlar. Hatta "din düşmanı" olarak görenler de az değil.
Ve işin kötüsü bu insanların önemli bir bölümü buna samimiyetle inanıyor. Ve böyle bir başlangıç noktasından hareket edildiği zaman; hem iç barışı sağlamak zorlaşıyor hem de her türlü diyalog yolları tıkanıyor.
Oysaki siyasal yelpazenin farklı iki noktasında bulunan ve (maalesef) çoğu kez; yanlış başlangıç noktalarından yola çıkan bu insanlar arasında; pek çok "ortak nokta" ve çok daha fazla "ortak duygu" vardır...
X x x
Bu türden ortak duygular; zor günlerde iyiden iyiye ortaya çıkıyor. Örneğin 1999 İzmit ve Düzce depremlerinde; toplumumuzun gösterdiği müthiş dayanışma içinde hiçbir "ayrı gayrı" düşünülmemiş ve toplumumuz yardım ve yardımlaşma konusunda inanılmaz bir hızla kenetlenmişti.
"Acılı günlerde" örneğin bir ölüm ve hastalık durumunda ve "mutlu günlerde" örneğin bir düğünde bu "ayrı-gayrı"nın ortadan kalktığını mutlulukla görüyoruz. Bu konudaki "müfritlerin" etkileri bu durumlarda etkisiz kalıyor.
Aynı şeyi; her "Kürt'ü" "Kürtçü" ve her Kürtçü'yü "PKK"lı olarak görenler için düşünebiliriz. Böyle başlanırsa sonunu alamayız...