IMKB:60.866Dolar:1,5065YTLEuro:1,9325YTLAltın:404,32YTL
Ankara'da hava sıcaklığı 28°C
12:33 İzmirlilere kötü haber-  12:22 Öcalan'a 'ateşkes' ziyareti-  12:10 Işık Koşaner Başbakanlık'ta-  12:00 TIKLA! Oyunu kullan!-  11:55 Havaalanında şarbon paniği-  11:44 Savcıya oruç dayağı!-  11:40 Öğretmenlere MÜJDELİ HABER-  11:34 Ahmet Türk net konuştu-  11:24 Ya 'hayır' çıkarsa?-  11:16 Tacizciler başını yaktı!-  10:57 VAHŞET! Aynı evde 3 ölü!-  10:57 KPSS'de yeni şok!-  10:56 'Fotoğraftaki adam' ortalığı karıştırdı!-  10:55 ABD'den 3 şok talep!-  10:55 Demirel ne diyecek?-  10:47 Erdoğan'a bekarlardan cevap-  10:34 Albay Çiçek'i ikna ettiler-  10:07 Enflasyon rakamları açıklandı -  09:49 Formül bulundu: Ücretli öğretmenlik-  09:41 Genç kıza iğrenç tuzak!-  
Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Yasemin Çongar
Yelkovansız bir zamanın romanı
07 Şubat 2010 Pazar 03:26

İnsan en çok kendi natürmortunda yaşıyor.

Serin, sulu, kırmızı etini hiç kimsenin hiçbir zaman ısıramayacağını bilerek yağlıboya bir tablonun ortasında duran davetkâr bir karpuz dilimi misali, donmuş bir ânın içinde yakaladığında kendini, birden hayatın farkına varıyorsun.

Geçenlerde bir öğle vakti, kafam daracık bir tünelin içindeyken olduğu gibi...

Omurgam iyi fotoğraf versin diye hiç kımıldamazken...

Tünelin tavanına yerleştirdikleri aynadan gördüğüm bir çift göz dışında hayata ilişkin her şeyden kopmuş bir halde, ölüm düşüncesinden alabildiğine uzak bir ölü gibi öylece yatıyor ve uzak bir diyarda, sırtını ormana vermiş bir taş evin verandasından, karşıdaki yosunlu göle dalmakta mütereddit ördek yavrularını seyrettiğimizi düşlüyordum.


O karşımda saniyeleri sayıyor ve “korkma, seni kurtarırım” diyordu susarak.

Saniyeler geçiyordu.

Zaman, o anda benim için zamanın dışındaki her şeyin durduğundan habersiz, benden önceki birilerinin onu ayırdığı dilimler halinde akıp giderken, anlıyordum yaşadığımı.  


Çölün ortasında zaman


Ertesi akşam, daha önceki on dört romanı üzerine tez yazmaya hayatımın iki yılını verdiğim bir yazarın yeni kitabını buldum masamda; Omega Point (Omega Noktası).

Gerçek hayat,” diyordu, “hiçbir zaman, hiç kimse tarafından söylenen ya da yazılan kelimelere indirgenemez. Gerçek hayat, biz yalnızken, düşünürken, hissederken, hatıralarımızda kaybolmuş bir halde, rüyalarımızdaki kadar kendimizin farkında olduğumuz, mikroskopla bile görülemeyen o anlardadır.”

Bu sözlerin sahibi, romanın yetmiş üç yaşındaki başkarakteriydi, bir savaşın çıkmasına yardım etmiş, sonra şehrin “Haberler ve Trafik” diye özetlediği bulantısından emekli olup çöle yerleşmişti; adı Richard Elster.

Yarı yaşındaki bir adam peşindeydi Elster’ın: Onu, çekeceği belgeselin kahramanı yapmakta ısrarlı bir yönetmen. “Gösterişli bir koltuk, sıcak bir ışık ve arka plandaki bir rafa dizili kitaplar değil. Sadece bir adam ve bir duvar...” diye tarif ediyordu kafasındaki filmi. Elster, o duvarın önüne geçsin ve Pentagoncuların Irak Savaşı’na nasıl karar verdiklerini anlatsın istiyordu; adı Jim Finley.

Elster ile Finley’nin başka pek bir şey yapmaksızın oturup konuştukları bir roman Omega Point; onlara, bir süre için, daha sonra esrarengiz biçimde ortadan kaybolacak olan yirmili yaşlarda bir kadın da katılıyor: Elster’ın New York’taki bir adamdan kaçıp Arizona Çölü’ndeki babaevine sığınan kızı; adı Jessie.

Finley’nin anlatımıyla, “bir cevabı gerektirebilecek her şey karşısında ölü gibi davranan bir varlık” Jessie; bir bütünden ziyade, bir kısaltma hali var onda.
Sevişme hayalleri kuran Finley, yanına oturup elini tuttuğunda, bunu farkettiğinin hiçbir işaretini vermeyecek kadar namevcut bir kadın.

Elster, Finley ve Jessie’nin sandviç yiyip bir şeyler içerek yaptıkları uzun konuşmalar, birbirinden kopuk üç insanın ortak susuşundan başka bir şey değil aslında.

Elster, çöle “konuşmayı kesmek” için geldiğini söylüyor zaten, “zamanın yavaşça yaşlanmasını hissetmek” ve başka birilerinin dilimlere ayırdığı zamanı unutup, çölün kadransız, yelkovansız zamanına bırakmak istiyor kendini; kumları zarifçe dalgalandıran rüzgârın ve o uçsuz bucaksız boşlukta tek başına gölge oyunları oynamakta zorlanan güneşin jeolojik zamanında kaybolmayı düşlüyor.  


Yirmi dört saat süren Sapık


Kısa bir roman Omega Point. Hikâye denmesi pek mümkün olmayan uzun bir anlatı ya da... Bir meditasyon.

Yazar Don DeLillo, çölden çok uzakta, New York’taki Modern Sanat Müzesi’nin (MoMA) galerilerinden birinde geçen bir önsözle başlatıyor kitabı.

DeLillo’nun kendisiyle yaşıt yarattığı Richard Elster üzerinden, hayatı ve zamanı düşünmesine ilham veren gerçek bir “sanat olayı” bu.

Karanlık bir odanın bir duvarında Alfred Hitchcock’un 1960 yapımı Psycho (Sapık) filmi oynuyor.

Janet Leigh’yi, Anthony Perkins’i hatırlıyoruz; o ünlü duş sahnesi yine aynı dehşetli duş sahnesi. Ama bu kez üç dakika sürmüyor sahne, Janet Leigh’in ölüm çığlığı bu kez bitmek bilmiyor, uzadıkça uzuyor. Zira MoMA’da 2006’da gösterilen film, Douglas Gordon imzalı 24 Hour Psycho (Yirmi Dört Saat Sapık), yani Hitchcock’un 108 dakikalık orijinal filminin tam yirmi dört saat sürecek şekilde yavaşlatılmış hali. DeLillo, 24 Hour Psycho’yu izlediğinde yavaşlığın yararını anlamış: “Zaman ve hareket üzerine düşünmemi sağladı bu film. Bir şeye, alıştığımız biçimde baktığımızda neyi görüp, neyi gözden kaçırdığımız sorusu, romanım için de çıkış noktası oldu.”

Sonuçta, 24 Hour Psycho’nun yavaşlığına uygun bir akışı var Omega Point’in de; romanın, kendisini çok iyi anlatan bir cümlesindeki gibi, “bir yandan gerilim tırmanmaya çalışıyor ama sessizlik ve durağanlık baskın çıkıyor.”

Ancak DeLillo’nun yazısını iyi tanıyanların anlayabileceği ve sanırım ancak onların küçük bir kısmının benim kadar sevebileceği kastî bir sonuç bu.

DeLillo’nun, usulca okunması gereken bir şiir gibi, dingin ama sesi sağlam cümlelerle “adagio” bir eser yazması boşuna değil; okuru, zamanın bildik dilimlerine uygun adım ilerlemek yerine, o dilimlerin arasında durmaya zorluyor...

Bir tür manyetik rezonans (MR) oyunu bu; MR çektiren bir hasta gibi, mıknatıslı bir tünelde kıpırdamadan tutuyor sizi kitap. Okudukça, siz de natürmortun parçası oluyorsunuz.  


Bilincimizin en uç noktası


Geriye, kitaba adını veren teoriyle uyumlu bir etki kalıyor.

Omega Noktası’nın ne olduğunu, yirminci yüzyılın ilk yarısında yaşayan, aynı zamanda bir Cizvit papazı ve jeolog da olan Fransız filozof Pierre Teilhard de Chardin, Le Phenomene Humain (İnsan Fenomeni) adlı kitabında anlatır.

Teilhard de Chardin’e göre, insan bilincinin ulaşabileceği en uç yerdir Omega Noktası; bir tür Nirvana’ya erişme, “En-el Hak” deme halidir ya da Hıristiyan teolojisinde, İsa’nın kendisidir. Bu zirvenin “her zaman var” olduğunu yazar Teilhard de Chardin, “kişisel, zamandan ve mekândan bağımsız, âlâ, yani aşkın ama ulaşılabilir” bir zirve tasvir eder.


DeLillo’nun anlatımında, 2000’li yılların başında, Arizona Çölü’nün ortasında bir sandalyede oturan Richard Elster da, o sırada bir başka çölde kendi yardımıyla başlamış olan ve bitmek bilmeyen ölümleri düşünmek yerine, savaştan, bugünden ve bedeninden uzaklaşmaya çalışır.

Jim Finley onu izlerken, yaşlı adamın “evvel bir zamanda yaşamaya başladığını, çöle bakarken on milyon yıl öncesinin denizlerini, mercan kayalıklarını gördüğünü” kavrar.

Mikroskopla bile görünmeyen, uçsuz bucaksız anlardır bunlar; kitabın klostrofobisi, kendi tünelimizdeki o sıkışık, o ölü gibi yatan, o saniyeleri sayan halimizi hatırlatırken, zamanın dilimlerini unutmaya davet etmektedir bizi.


Genç kadının duştaki ölüm çığlığı alıştığımızdan çok daha uzun sürebiliyorsa eğer, zaman dilimlerinin arasına kayarak yepyeni zirvelere de uzanabilir bilincimiz. Bir MR tünelinin korkunç gürültüleri arasında, ördek yavrularının göle dalarken çıkardığı o serin sesi işitebiliriz.

Bu yazı toplam 354 defa okunmuştur
YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI
ÇOK OKUNANLAR